Zihinde Çözülemeyen Çatışma, Bedende Konuşur
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, içsel çatışmaları yalnızca zihinsel bir mesele olarak görmesidir. Oysa düşüncede çözülemeyen her gerilim, bir süre sonra bedende kendine bir ifade alanı bulur. Söylenemeyen sözler ağrıya, bastırılan öfke kasılmaya, çözümlenemeyen yas ise kronik bir yorgunluğa dönüşür. İnsan, anlatamadığını bedeniyle anlatır.
Bu durum bireysel bir zayıflık değil; modern yaşamın bireye yüklediği yapısal bir sonuçtur.
Toplumsal Yapı ve Bastırılan Duygular
Émile Durkheim, modern toplumlarda bireyin yaşadığı içsel çözülmeyi anomi kavramıyla açıklar.
Normların belirsizleştiği, aidiyet duygusunun zayıfladığı bu yapıda birey, ne hissettiğini anlamayı değil; hangi duygusunu bastırması gerektiğini öğrenir. Duygular toplumsal uyum adına bastırıldıkça, zihinsel çatışmalar çözülmez hâle gelir.
Durkheim’a göre ifade edilemeyen duygu, toplumsal alanda yer bulamadığında bireyin iç dünyasında sıkışır. Bugün bu sıkışmanın en görünür çıktısı, beden üzerinden ortaya çıkmaktadır.
Modern insan üzülür ama ağlamaz.
Kızar ama dile getirmez.
Kırılır ama susar.
Sonra “nedensiz” bedensel yakınmalar başlar.
Beden, Bilinçdışının Diliyle Konuşur
Psikiyatri bu noktada önemli bir çerçeve sunar.
Sigmund Freud, bastırılan duyguların yok olmadığını; yalnızca biçim değiştirerek geri döndüğünü söyler.
Freud’un psikosomatik yaklaşımına göre çözümlenemeyen zihinsel çatışmalar, bedensel belirtiler yoluyla kendini ifade eder.
Günümüzde panik atak, fibromiyalji, kronik ağrı sendromları ve sürekli yorgunluk hâlleri; yalnızca biyolojik nedenlerle değil, aynı zamanda duygusal olarak çözümlenmemiş çatışmalarla birlikte değerlendirilmektedir. Beden burada bir arıza üretmez; bireyin fark edemediği içsel yükleri görünür kılar.
Asıl soru şudur:
Beden mi hastalanır, yoksa ruh mu kendine bir anlatım yolu arar?
Akışkan Hayat, Yarım Kalan Duygular
Zygmunt Bauman, modern bireyi “akışkan” olarak tanımlar.
Duygular hızla yaşanır, hızla bastırılır ve hızla geçilmesi beklenir. Bu hız, bireyin iç çatışmalarını anlamlandırmasına izin vermez. Anlamlandırılamayan her duygu ise bir yük hâline gelir. Zihin bu yükü taşıyamadığında, devreye beden girer.
Bugün birçok insan “psikolojik bir sorunum yok ama…” diye başlayan cümlelerin sonunu bedensel şikâyetlerle tamamlamaktadır. Oysa sorun yok değildir; yalnızca adı konulamamıştır.
Anlam Kaybı ve Bedensel Alarm
Viktor Frankl, insanın yaşamla kurduğu anlam bağını kaybettiğinde yalnızca ruhsal değil, bedensel olarak da çöktüğünü vurgular.
Frankl’a göre beden, anlam kaybına karşı verilen en erken tepkilerden biridir. Uykusuzluk, iştah değişimleri, ağrılar ve tükenmişlik hissi; çoğu zaman bireyin yaşamla bağının zayıfladığını haber veren sinyallerdir.
Bu nedenle beden, hastalık üretmekten çok bir uyarı sistemi gibi çalışır.
Sonuç: Dinlenmeyen Ruh, Konuşan Beden
Zihinsel ve duygusal çatışmalar ifade edilmediğinde, beden bu suskunluğu uzun süre taşıyamaz. Söylenemeyen sözler ağrıya, tutulamayan yas yorgunluğa, bastırılan öfke ise bedensel gerginliğe dönüşür. Beden, bireyin fark edemediği içsel çatışmalara dikkat çeken bir dil geliştirir.
Tam da bu nedenle, zihinsel ve duygusal çatışmaların bedensel belirtilerle kendini göstermeye başladığı durumlarda, yalnızca ortaya çıkan semptomlara odaklanmak çoğu zaman yeterli olmaz. Bu belirtilerin hangi duygusal süreçlerden beslendiğini anlayabilmek ve sorunun kaynağına inebilmek için; alanında uzman ruh sağlığı profesyonellerinden destek almak, hem erken farkındalık hem de kalıcı çözüm açısından belirleyici bir adım hâline gelir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER