Sınav Merkezli Eğitimden Eğitim İçinde Eleme Modeline: Bir Muhasebe
Türkiye’de ÖSS ile başlayıp YGS-LYS ve nihayet YKS adı altında devam eden merkezi sınav sistemi, başlangıçta fırsat eşitliği sağlama iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak aradan geçen yıllar gösterdi ki bu sistem yalnızca üniversiteye giriş biçimini değil, ortaöğretimin ruhunu da dönüştürdü.
Bugün gelinen noktada lise eğitimi, üniversiteye hazırlık kursunun uzantısı hâline gelmiştir. Öğrenci okul dersini, kitabı ve öğretmeni merkeze almak yerine; test tekniklerini, deneme sınavlarını ve özel ders programlarını merkeze almaktadır. Eğitim, anlamaktan ziyade işaretlemeye; düşünmekten ziyade hızlanmaya indirgenmiştir.
Sınav Sisteminin Doğurduğu Finansal İsraf
Merkezi sınav sistemi büyük bir ekonomik sektör üretmiştir: dershaneler, özel kurslar, yayın endüstrisi, deneme sınav zincirleri… Aile bütçelerinin ciddi bir kısmı sınav hazırlık sürecine harcanmaktadır. Bu, yalnızca ekonomik bir yük değil; aynı zamanda pedagojik bir savrulmadır.
Devlet okuluna devam eden bir öğrenci okul müfredatıyla yetinememekte; sistem onu dış destek almaya zorlamaktadır. Böylece kamusal eğitimin güvenilirliği zedelenmekte, eğitimin yükü fiilen ailelerin omuzlarına kaymaktadır.

Kültürel Erozyon ve Entelektüel Daralma
En önemli kayıp ise kültürel birikimde yaşanan erozyondur. Edebiyat, tarih, felsefe ve sanat dersleri; sınavda az soru çıktığı için ikinci plana itilmiştir. Öğrencinin kitapla kurduğu ilişki zayıflamış; klasik metinleri okuma, tartışma ve yorumlama becerisi gerilemiştir.
Sınav odaklı sistem, öğrenciyi “çok bilen” değil; “çok çözen” bir profile dönüştürmüştür. Bu durum, üniversiteye gelen gençlerin analitik düşünme, metin yorumlama ve entelektüel derinlik açısından yetersizlik yaşamasına yol açmaktadır.
Almanya yükseköğretim sisteminde ise merkezi, tek aşamalı, yüksek riskli bir sınav yerine; öğrencinin uzun süreli performansı esas alınmaktadır. Öğrenci, lise sürecinde aldığı notlar ve yönlendirildiği akademik hat üzerinden değerlendirilir. Eleme, eğitim ortamının içinde gerçekleşir.
Bu modelin avantajları şunlardır: Öğrenci sürekli öğrenmeye motive edilir. Okul ve öğretmen merkezi konumunu korur. Tek bir sınava yüklenen psikolojik baskı azalır. Kültürel ve akademik süreklilik sağlanır.
Elbette bu sistemin sağlıklı işlemesi için güçlü bir ölçme-değerlendirme disiplini, öğretmen yetkinliği ve kurumsal güven gerekir. Ancak temel ilke şudur: Eğitim sınav için değil; sınav, eğitimin doğal sonucu olarak yapılır.
Türkiye İçin Bir Değerlendirme
Türkiye’nin demografik yapısı, üniversite talebinin yüksekliği ve bölgesel imkân farklılıkları, merkezi bir ölçme sistemini tamamen ortadan kaldırmayı zorlaştırmaktadır. Ancak mevcut sınav merkezli yapı sürdürülebilir değildir.
Daha dengeli bir model mümkün olabilir: Lise notlarının üniversite girişte ağırlığının artırılması, okul temelli proje ve performans değerlendirmelerinin sisteme entegre edilmesi, üniversitelerin kendi alanlarına özgü ek değerlendirme yapabilmesi, mesleki yönlendirme mekanizmalarının güçlendirilmesi…
Böylece hem adalet hem de nitelik birlikte korunabilir.
Eğitim bir yarış değil; bir inşa sürecidir. Sınav sistemi eğitimin önüne geçtiğinde bilgi kültüre dönüşemez. Öğrencinin zihni test pratiğiyle dolarken, ruhu ve ufku daralır. Asıl mesele üniversiteye kaç kişinin girdiği değil; üniversiteye nasıl bir zihinsel ve kültürel donanımla geldiğidir.
Eğer eğitim sistemimiz öğrenciyi okul ortamında, öğretmeni merkeze alarak ve uzun vadeli performans üzerinden değerlendirebilirse; hem ekonomik israf azalacak hem de kültürel birikim yeniden güç kazanacaktır.

Yılını tam hatırlamıyorum; ama ÖSS’nin hayatımızı bütünüyle kuşattığı dönemlerdi. Lise son sınıftaydık. Sınıfta sessiz, çalışkan bir öğrencim vardı: Mustafa.
Mustafa derste dikkatle dinlerdi. Özellikle tarih ve edebiyatta derin sorular sorardı. Bir gün Yahya Kemal’in bir şiiri üzerinde durmuştuk. Şiirin içindeki medeniyet tasavvurunu tartışırken gözleri parlamıştı.
Ders çıkışında yanıma geldi:
“Hocam,” dedi, “bunları konuşmak çok güzel ama sınavda çıkmayacak şeylere fazla vakit ayırmasak mı?”
O an içimde bir sızı hissettim. Çünkü o cümle bir öğrencinin değil; bir sistemin aksi itirazıydı.
Mustafa haklıydı kendi açısından. Önünde üç saatlik bir sınav vardı. On iki yılın emeği üç saate sığacaktı. Ailesi umut bağlamıştı. Dershaneye gidiyor, gece geç saatlere kadar test çözüyordu. Onun için şiirin ruhu değil, paragraf sorusunun tekniği önemliydi.
İşte o gün şunu düşündüm:
Biz çocukları kültürle mi besliyoruz, yoksa testle mi?
Almanya’da Bir Gözlem
Yıllar sonra Almanya’daki eğitim sistemi üzerine okuma ve inceleme imkânım oldu. Orada dokuz yıllık mecburi eğitim sürecinde öğrenciler daha ilkokulun dördüncü sınıfında yönlendiriliyor. Akademik kabiliyeti güçlü olanlar Gymnasium hattına geçiyor; diğerleri mesleki eğitime yöneliyor.
Bizim kulağımıza ilk anda sert geliyor bu uygulama. “Çocuk bu yaşta nasıl elenir?” diyoruz. Fakat mesele dışlamak değil; istidada (kabiliyete) göre yol açmak.
Asıl dikkatimi çeken ise üniversite kısmı oldu. Yükseköğretime giren öğrenci için asıl eleme fakültede, ilk yıl notlarına göre yapılıyor. Yani sistem diyor ki:
“Gel, dene, çalış; başarabilirsen devam et.” Eleme bir güne sıkıştırılmıyor. Sürecin içine yayılıyor.
Bu modelde lise öğrencisinin ümidi kırılmıyor. Çünkü kaderi tek bir sınav anına bağlanmıyor. Çalıştıkça önünde kapı açık kalıyor. Okul, merkezi önemini koruyor; öğretmenin verdiği not anlam taşıyor.
Bizde ise tam tersi oldu. Eleme en sona yığıldı. Ortaokuldan itibaren bütün hayat sınava ayarlandı. Lise, üniversite hazırlık kursuna dönüştü.
Kırk bir yıl boyunca sınıfta şunu gözlemledim: Eskiden öğrenciler roman tartışırdı. Şimdi “kaç net?” tartışıyorlar. Eskiden tarih şuuru konuşulurdu. Şimdi soru tipi ezberleniyor.
Gençler zeki, hızlı ve pratik. Fakat derinlik azaldı. Metin çözmekte zorlanan, uzun bir kitabı sabırla okuyamayan bir nesil yetişiyor. Çünkü sistem sabrı değil, hızı ödüllendiriyor.
Veliler ekonomik olarak da büyük yük altında kaldı. Dershaneler, özel dersler, yayınlar… Eğitim adeta devasa bir finans hareketine dönüştü. Fakat asıl kayıp para değil; ruh oldu.
Mustafa’nın Sonu
Mustafa sınava girdi. İyi bir puan aldı ama hayal ettiği bölüme yetmedi. Bir yıl daha hazırlandı. O yıl yorgundu. Gözlerindeki ışıltı azalmıştı.
Bir gün yine yanıma geldi: “Hocam,” dedi, “insan kendini sınav sonucuna göre mi ölçmeli?”
O soruya net cevap veremedim. Çünkü sistem bunu öğretmişti ona. Oysa eğitim, insanın kendini tek bir sonuçla tanımlaması değildir.
Son sözüm: Bugün geriye dönüp baktığımda yüzlerce öğrencimin hayatına dokunmuş olmanın huzurunu taşıyorum. Fakat içimde hâlâ bir muhasebe var: Acaba biz gençleri hayata mı hazırladık, yoksa üç saatlik bir kadere mi?
Almanya modeli birebir alınsın demiyorum. Her toplum kendi şartlarını taşır. Ama elemenin eğitim sürecinin içine yayılması, okulun yeniden merkeze alınması, öğretmenin verdiği emeğin belirleyici olması gerektiğine inanıyorum.
Sınav, eğitimin efendisi değil; hizmetkârı olmalıdır.
Mehmet Nuri Bingöl