Dr.Dilek BARAN

Tarih: 16.02.2026 21:35

Plastik Ruhlar Çağında Toplumsal Çürüme

Facebook Twitter Linked-in

Plastik Ruhlar Çağında Toplumsal Çürüme

Bir zamanlar devrim, yalnızca siyasal bir hedef değil; müzikte, sokakta, gündelik dilde hissedilen canlı bir ruhtu. Bugün ise o ruhun yerini yapay, parlatılmış ve içi boş bir estetik aldı. Toplumsal ve siyasal alanda yaşanan bu dönüşüm, yalnızca nostaljik bir kayıp değil; derin bir sosyolojik ve psikolojik çürümenin göstergesi.

Toplumların çözülme dönemlerini anlamak için sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim’a kulak vermek gerekir. Durkheim, ahlaki değerlerin ve ortak kuralların işlevini yitirdiği bu durumları “anomi” kavramıyla açıklar. Anomi, yalnızca kuralsızlık değil; bireyin toplumla kurduğu anlam bağının kopmasıdır. Bugün bu kopuş, gündelik hayatın her alanında hissediliyor.

Liyakat ilkesinin yerini ilişki ağlarının alması, “ne bildiğin değil kimi tanıdığın önemli” anlayışının normalleşmesi, toplumsal sözleşmenin fiilen bozulduğunu gösteriyor. Eğitimli gençlerin sistemin dışına itilmesi yalnızca bireysel hayal kırıklıkları yaratmıyor; aynı zamanda toplumun geleceğini de aşındırıyor. Çünkü bir toplum, kendi nitelikli insanlarını dışladığında, kendini yenileme yeteneğini kaybeder.

Orta sınıfın giderek erimesiyle birlikte yalnızca ekonomik değil, kültürel bir kopuş da yaşanıyor. Refahın adaletsiz dağılımı, toplumsal dokuda yaygın bir öfke ve güvensizlik iklimi yaratıyor. Ortak bir gelecek hayalinin yerini, hayatta kalma refleksi alıyor. Durkheim’ın da işaret ettiği gibi, ortak hayal bittiğinde etik sınırlar bulanıklaşır, suç ve yozlaşma artar.

Bu toplumsal çözülmenin bireysel düzeydeki karşılığı ise psikolojide “kazanılmış çaresizlik” olarak tanımlanıyor. Martin Seligman’ın ortaya koyduğu bu kavram, bireyin ne yaparsa yapsın sonucu değiştiremeyeceğine inanması halini anlatır. Sürekli belirsizlik ve güvencesizlik içinde yaşayan bireyler, zamanla çabalamaktan vazgeçer.

Ekonomik kaygılar bu noktada yalnızca bütçeyle ilgili değildir; sürekli bir tehdit altında yaşama hissi üretir. Bu durum aile ilişkilerini gerer, sevgi bağlarını kaygı temelli ilişkilere dönüştürür. Gençler için işsizlik ise yalnızca parasızlık anlamına gelmez; bir kimlik edinememek, toplumsal olarak “işe yaradığını” hissedememek demektir. Bu boşluk çoğu zaman dijital kaçışlarla, bağımlılıklarla ya da duygusal küntleşmeyle doldurulmaya çalışılır.

Toplum her gün yeni bir skandal ve adaletsizlikle karşılaştıkça, bir noktadan sonra şaşırmayı bırakır. Bu duyarsızlaşma hali psikolojik bir savunma mekanizmasıdır; ancak aynı zamanda toplumsal iyileşmenin önündeki en büyük engeldir. Normalleşen çürüme, çürümeyi görünmez kılar.

Bu noktada sıkça sorulan soru şudur: İnsanlar neden bu kadar kayıtsız? Bu kayıtsızlık çoğu zaman ahlaki bir çöküşten ziyade duygusal bir tükenmişliğin sonucudur. Sürekli baskı altında kalan zihin, hayatta kalabilmek için bir tür duygusal anestezi geliştirir. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, tam da bu noktada bir savunma refleksi olarak ortaya çıkar.

Öte yandan, toplumsal mücadelenin dijital alanlara hapsolması da dikkat çekicidir. Sosyal medyada atılan bir mesaj, yapılan bir paylaşım, çoğu zaman gerçek bir eylemin yerini alan sahte bir rahatlama sağlar. Sosyologların “slaktivizm” olarak adlandırdığı bu durum, bireyin vicdanını rahatlatırken kolektif gücü zayıflatır.

Bütün bu tablo içinde düşünen, sorgulayan ve rahatsızlık duyan insanlar kendilerini yalnız hissedebilir. Oysa bu insanlar yok olmadı; yalnızca dağıldı, geri çekildi ve sessizleşti. İçinde bulunulan dönem, toplumsal bir fetret devri olarak okunabilir.

Bu çürüme karşısında bireyin tamamen çaresiz olduğu düşüncesi de bir yanılsamadır. Psikolog Stephen Covey’in vurguladığı gibi, kontrol edilemeyen büyük alanlara odaklanmak çaresizliği artırır; buna karşılık bireyin kendi etki alanına yönelmesi zihinsel dayanıklılığı güçlendirir. Küçük dayanışma ağları, güven ilişkileri ve etik duruşlar, büyük yapılar çökerken ayakta kalan son kolonlar haline gelir.

Viktor Frankl’ın ifade ettiği üzere, acı ancak bir anlam bulduğunda katlanabilir hale gelir. Bugünün koşullarında dürüstlüğünü koruyabilmek, etik kalabilmek ve insan kalmak başlı başına bir direnç biçimidir. Bazen en büyük eylem, çürümeye teslim olmamaktır.

Toplumların en büyük sermayesi, ekonomik kaynaklardan çok sosyal güvendir. Çürüme bu güveni yok eder. Bu yüzden bireysel sorumluluk, en azından kendi çevresinde bu güven halkasını koparmamaktır. Tarih gösteriyor ki değişimler, tam da herkesin tükendiğini hissettiği anlarda filizlenir. Düşünmek, sorgulamak ve rahatsız olmak hâlâ bir eylemdir. Ve bazen en sessiz direniş, insan kalmakta ısrar etmektir.

Dr. Dilek BARAN


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —