Bir Kültürün Nefesi
Bad Bunny’nin Sahnesi ve Dünya
Amerikan futbolunun final karşılaşması olan ve dünyanın en çok izlenen televizyon organizasyonlarından biri kabul edilen Super Bowl’un devre arası gösterisinde, Porto Rikolu sanatçı Bad Bunny bu yıl sahne alarak performansını büyük ölçüde İspanyolca gerçekleştirdi ve bu tercih küresel ölçekte tartışma yarattı.
Bazı sahneler yalnızca müzik üretmez; anlam üretir. Bad Bunny’nin Super Bowl devre arası performansı da tam olarak böyle bir andı. Küresel kapitalizmin en görünür vitrinlerinden birinde, milyonların izlediği bir sahnede kendi dilinde şarkı söylemek, kendi kültürünü olduğu gibi taşımak ve bunu herhangi bir savunma dili kullanmadan yapmak… Bu yalnızca estetik bir tercih değildi. Bu, sembolik bir duruştu.
Super Bowl uzun yıllardır Amerikan ulusal kimliğinin popüler kültürdeki en güçlü ritüellerinden biri olarak görülür. Ancak Stuart Hall’un ifade ettiği gibi kimlik sabit bir öz değil, temsil süreçleri içinde sürekli yeniden kurulan bir yapıdır. Kültür; hangi dilin duyulduğu, hangi hikâyenin merkeze alındığı ve kimin görünür kılındığı üzerinden inşa edilir. Bad Bunny o sahnede yalnızca şarkı söylemedi; “kim merkezdedir?” sorusunu yeniden açtı.
Pierre Bourdieu’nun kültürel sermaye kavramı burada anlam kazanır. Kültür, aynı zamanda güçtür. Hangi müzik türü evrensel kabul edilir, hangisi yerel sayılır? Hangi dil prestijlidir, hangisi tali görülür? Reggaeton’un ve İspanyolca sözlerin dünyanın en büyük sahnelerinden birinde yankılanması, sembolik gücün yeniden dağıtımıdır. Bu, kültürel hiyerarşilerin sessizce sarsılmasıdır.
Göç sosyolojisinde Abdelmalek Sayad göçmenin “çifte yokluk” yaşadığını söyler; ne geldiği yere tam aittir ne de vardığı yerde bütünüyle kabul görür. İşte tam bu nedenle temsil önemlidir. Görünür olmak, varlığın meşruiyet kazanmasıdır. Axel Honneth’in tanınma kuramı da bize bunu hatırlatır: İnsan ve topluluk, tanındığında güçlenir.
Bu noktada mesele yalnızca Amerika değildir. Mesele, her milletin kendi değerlerini taşıma cesaretidir. Bizim tarihimizde de kültürel köklerinden utanmadan, kimliğini saklamadan var olma geleneği vardır. Yunus Emre’nin diliyle konuşmak, Mevlânâ’nın hoşgörüsünü dünyaya taşımak, Hacı Bektaş-ı Veli’nin “incinsen de incitme” anlayışını yaşatmak… Bunlar da kültürel duruştur. Milli değer dediğimiz şey; başkasını dışlamak değil, kendi kimliğini onurla taşımaktır.
Bad Bunny’nin yaptığı da budur. Kendi halkının müziğini, dilini ve hikâyesini merkez sahneye taşıdı. Asimilasyona sığınmadan, özür dilemeden, ama kimseyi aşağılamadan. Bu tavır bize şunu hatırlatır: Kültürel özgüven evrenselliğin düşmanı değildir; tam tersine, evrenselliğin ön şartıdır.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” dediği çağda kimlikler hızla çözülürken, bazı toplumlar köklerini kaybetme korkusu yaşar. Oysa köklerini bilen toplumlar başkasının köküne tehdit olarak bakmaz. Tam tersine, çeşitliliği zenginlik olarak görür. Bizim medeniyet hafızamız da farklılıkla birlikte yaşama pratiği üzerine kuruludur. Osmanlı’dan Anadolu’ya uzanan çokkültürlü tarih bunun en somut örneğidir.
Bu yüzden o sahneyi izlerken yalnızca bir Latin sanatçıyı değil, kendi değerine sahip çıkan bir insanı görmek mümkündü. Ve bu tavır takdiri hak eder. Çünkü kimliğini saklamadan evrensel olabilmek cesaret ister.
Belki mesele müzik değildi.
Mesele, insanın kendi kültürüne duyduğu saygıydı.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan