Neden Lise Yılları Unutulmaz?
Malatya'nın serin kenarlarında, lahanasıyla meşhur Çarmuzu'da, ismi her döneme göre evrim geçiren ama ruhunu hiç kaybetmeyen bir okul vardı:
Eski adıyla Malatya 2. Teknik ve Anadolu Lisesi, yeni neslin tanıdığı şekliyle Yunus Emre Endüstri ve Anadolu Meslek Lisesi…
Orası sadece bir okul değildi. Burası, lahananın gölgesinde büyüyen rüyaların, bilek bandının teriyle yoğrulduğu, jiletle ceket dikişi sökülen, kimya laboratuvarlarında "operasyon" yapılan bir evrendi.
İlk teknik mezunları olarak biz, sadece derslerden değil, hayatın ta kendisinden mezun olduk. Malatya'nın her köşesinden gelen arkadaşlarımız vardı:
Gündüzbey’den gelen Mikail, “Çırmığlının otobüsü Günbezbey’in yokuşunu kığlayı kığlayı çıkamayı” dediğinde hepimiz gülmekten yerlere yatardık.
O zamanlar şive bir aksan değil, bir kimlikti; Malatya diliyle konuşmak ise bir şeref meselesi…
Ergenliğe adım attığımız, koltuk altımıza “erkeklik kokusu” yeni yeni gelmeye başladığı dönemdi lise… Hayat o yaşlarda çok ciddiydi, ama biz çok ciddiye almazdık.
Sadece derslerle değil; top peşinde koşarken, simit paylaşırken, laboratuvar camına kafa atarken, aşk mektuplarını yanlış sınıfa gönderirken öğrendik yaşamı…
Ve tabii lakaplar...
Valdano, Rambo, Şaban, Stero, Çatlak, Sarı …
Bu lakaplar birer isimden fazlasıydı. Onlar kişilik özeti, karakter künyesi, anıların başlığıydı.
Hepsi şimdi saygın meslekler sahibi; savcı, doktor, mühendis, subay, öğretmen, hatta içlerinden filozof bile çıktı! Ama ne zaman bir araya gelsek, kimse kimseye "Sayın Savcım" demez. Hâlâ "Ramboooo, oğlum bak gene geç kaldın" diyoruz. Çünkü o yılların lakabı, ünvanlardan daha samimi…
Sarıöz’ü anlatmadan olmaz!
Ayağında bilekleri örten spor ayakkabılar, bileğinde o hiç çıkarmadığı bilek bandı, elinde ise sanki vücudunun uzvuymuş gibi gezdirdiği basket topu...
Ama esas bomba, cebinde sakladığı jiletle arkadaşlarının ceketlerinin arka dikişlerini sessizce yırtıp onları moda ikonuna çevirmesiydi!
Bir nevi dönemin "tasarımcısı"ydı kendisi…

Ve tabii efsane müdür yardımcısı Yusuf Hoca… Nam-ı diğer Deli Yusuf…
Törenlerde gülmemek için kasarken Sarıöz’ün ufak bir mimikiyle bütün okul kahkahayı basar, Yusuf Hoca'nın o meşhur sesi yankılanırdı: "Kim güldüüü lan ordaaa?!"
Oğuz… Efsane "Çatlak"…
Sevdasıyla, haylazlığıyla, zekâsıyla okula damga vurmuş bir başka karakterdi.
Bir gün laboratuvar kapısını usulca açıp ben, Kadir ve Oğuz üçlüsü olarak Kimya Hocası Hilmi Bey’in hazırladığı yazılı sorulara ulaşmak için James Bondvari bir operasyon gerçekleştirdik.
Güya “elektrikleri tamire geldik hocam”!
Şimdi düşününce… Yani biz resmen kimyasal sızıntı değil, yazılı sızdırması peşindeymişiz.
Ve bir gün, yok yazıldığı günlerin yok edilmesi için müdür yardımcısı odasına gizlice girme girişimimiz…
Şimdi dönüp bakınca, akla ziyan ama ruhumuza tat katan şeylerdi bunlar.
İşte bu yüzden unutulmaz lise yılları…
Çünkü çocukluk ile yetişkinlik arasındaki o ince çizgide yürüdüğümüz, hayatı oyunla, arkadaşlığı kahkahayla, geleceği şakalarla yoğurduğumuz yıllardı.
Bugün hala “Tek 4” WhatsApp grubumuzda eski günlerin hitaplarıyla konuşuyoruz.
Savcı mı olmuş, profesör mü, yoksa emekli mi? Kimsenin umurunda değil.
Çünkü biz o okulda, o dönem birbirimizin en saf, en samimi, en süzülmemiş hâline tanık olduk.
Üzerimizde büyük emeği olan öğretmenlerimiz;
Ümit Emral, Hilmi Hoca, Mehmet Büyükzeren, Ziya Kesriklioğlu, Ali Rıza Yüce…
Hepsini minnetle, sevgiyle anıyoruz.
Belki lahanadan, belki jiletten, belki basket topundan…
Ama galiba en çok da insanlıktan piştiğimiz için o yıllar unutulmuyor.
Ve evet…
Lise yılları lahanalı ama bol kahkahalı, jiletli ama dostluk yüklü, kopyalı ama sevgi dolu olduğu için… UNUTULMUYOR…

