HER ŞEYE RAĞMEN AYAKTA KALABİLMEK
İnsan hayatı dışarıdan bakıldığında çoğu zaman düz bir çizgi gibi algılanır. Sanki belirli aşamalardan geçilir, belli hedeflere ulaşılır ve her şey öngörülebilir bir sırayla ilerler. Oysa gerçek yaşam, bu kadar düzenli ve pürüzsüz değildir. Hayat çoğu zaman inişlerle, çıkışlarla, beklenmedik duraklarla, kırılmalarla ve yeniden toparlanma çabalarıyla dolu bir yolculuktur. Kimi zaman her şey yolundaymış gibi görünürken, kimi zaman art arda gelen kayıplar, hayal kırıklıkları, belirsizlikler ve ani değişimler bireyin iç dünyasında derin sarsıntılar yaratır. Bu sarsıntılar karşısında bazı insanlar yavaş yavaş içine kapanır, geri çekilir ve hayattan uzaklaşır. Bazıları ise yaralı olsalar bile ayakta kalmayı, yeniden denemeyi ve devam etmeyi başarır. İşte bu farkın merkezinde, psikoloji literatüründe “dayanıklılık” ya da yaygın kullanılan adıyla “resilience” kavramı yer alır. Psikoloji literatüründe bu olgu yalnızca “dayanıklılık” ya da “resilience” olarak değil; aynı zamanda psikolojik sağlamlık, ruhsal dayanım, stresle başa çıkma kapasitesi, içsel güç ve uyum sağlama becerisi gibi kavramlarla da ifade edilmektedir.

Dayanıklılık, çoğu zaman yüzeysel biçimde anlaşılan ve bu nedenle yanlış yorumlanan bir kavramdır. Pek çok kişi için dayanıklı olmak, hiç üzülmemek, hiç kırılmamak, olumsuzluklardan etkilenmemek ya da her koşulda güçlü görünmek anlamına gelir. Oysa psikolojik dayanıklılık, acı hissetmemek değildir. Tam tersine, acıyı hissedebilmek, zorlanmayı kabul edebilmek, yaşananları inkâr etmeden onlarla temas edebilmek ama buna rağmen hayatla bağını tamamen koparmamaktır. Dayanıklı birey, başına gelenlerin kendisini zorladığını kabul eder; ancak bu zorlanmanın kimliğini bütünüyle tanımlamasına izin vermez.
Bilimsel açıdan bakıldığında dayanıklılık, bireyin stresli ve travmatik yaşam olayları karşısında işlevselliğini koruyabilme, uyum sağlayabilme ve zamanla yeniden dengeye gelebilme kapasitesi olarak tanımlanır. Bu kapasite sabit bir kişilik özelliği değildir. Aksine, yaşam deneyimleriyle şekillenen, değişebilen ve geliştirilebilen dinamik bir süreçtir. Bu nedenle bazı dönemlerde kişinin kendini daha güçlü hissetmesi, bazı dönemlerde ise daha kırılgan olması son derece doğaldır. Dayanıklılık, sürekli yüksek bir güç hâli değil; dalgalanmalarla birlikte yol alabilme becerisidir.
Günümüz dünyasında bu becerinin önemi her zamankinden daha fazla artmıştır. Ekonomik belirsizlikler, iş güvencesinin azalması, hızlı toplumsal dönüşümler, dijitalleşmenin yarattığı sürekli uyarılma hâli, performans odaklı yaşam biçimi ve sosyal karşılaştırmanın yoğunluğu bireylerin ruhsal yükünü belirgin biçimde artırmaktadır. İnsanlar yalnızca iş yaşamında değil, özel yaşamlarında da güçlü, başarılı ve dengeli olmak zorundaymış gibi hisseder. Ancak bu zorunluluk çoğu zaman gerçek dayanıklılıkla karıştırılır. Çünkü gerçek dayanıklılık, her zaman güçlü görünmek değildir; bazen yorulduğunu kabul edebilmek, bazen durabilmek, bazen de yardım istemeye izin verebilmektir.
Ruhsal dayanımın temelleri büyük ölçüde erken yaşam deneyimlerinde atılır. Çocukluk döneminde güvenli bağlanma ilişkileri kurabilen bireyler, ilerleyen yıllarda stresle başa çıkma konusunda daha esnek olabilmektedir. Güvenli bağlanma, bireyin hem kendisini değerli hissetmesine hem de başkalarına güvenebilmesine zemin hazırlar. Ancak bu durum, zor bir çocukluk geçiren herkesin mutlaka düşük dayanıklılığa sahip olacağı anlamına gelmez. İnsan beyni ve psikolojisi, yaşam boyu değişime ve öğrenmeye açıktır. Nöroplastisite olarak adlandırılan bu özellik sayesinde, birey yeni deneyimlerle kendini yeniden düzenleyebilir. Dolayısıyla dayanıklılık, yalnızca geçmişin bir ürünü değil; bugünde inşa edilen bir kapasitedir.

Bir bireyin psikolojik sağlamlığını belirleyen en önemli faktörlerden biri, yaşadığı olayları nasıl anlamlandırdığıdır. Aynı olayı yaşayan iki kişi, tamamen farklı duygusal ve bilişsel tepkiler verebilir. Biri yaşadığını kişisel bir yetersizlik ya da başarısızlık olarak yorumlarken, diğeri bunu hayatın zorlayıcı ama geçici bir parçası olarak görebilir. Bu fark, büyük ölçüde bireyin kendisiyle kurduğu içsel diyalogdan kaynaklanır. Kendine sürekli sert, eleştirel ve yargılayıcı bir dille yaklaşan bireyler zamanla daha kırılgan hâle gelirken; kendine karşı daha şefkatli ve anlayışlı olabilen bireyler zorlanmalar karşısında daha esnek kalabilmektedir. Bu noktada öz-şefkat kavramı önem kazanır. Öz-şefkat, bireyin zorlandığında kendisine acımasızca yüklenmek yerine, insan olmanın getirdiği sınırlılıkları kabul edebilmesidir. Bu tutum, sorumluluktan kaçmak anlamına gelmez. Aksine, bireyin kendini yıkmadan geliştirebilmesine olanak tanır. Araştırmalar, öz-şefkati yüksek bireylerin stresle başa çıkma becerilerinin ve psikolojik dayanıklılıklarının daha güçlü olduğunu göstermektedir.
Bir diğer önemli boyutu, kontrol algısıdır. İnsan hayatındaki her şeyi kontrol edemez. Kayıplar, hastalıklar, ekonomik krizler, ani değişimler bireyin kontrol alanının dışındadır. Ancak birey, bu durumlar karşısında vereceği tepkileri, alacağı kararları ve bakış açısını belli ölçüde yönetebilir. Psikolojik olarak daha dayanıklı bireyler, kontrol edemedikleri unsurlara saplanıp kalmak yerine, kontrol edebilecekleri alanlara odaklanır. Bu tutum pasif bir kabulleniş değil; gerçekçi bir farkındalıktır.
Modern toplumda güçlü olma fikri çoğu zaman duyguların bastırılmasıyla eş tutulmaktadır. Oysa bastırılan duygular yok olmaz; yalnızca başka biçimlerde kendini gösterir. Bastırılan öfke bedensel gerginlik, bastırılan üzüntü tükenmişlik, bastırılan korku ise yoğun kaygı şeklinde ortaya çıkabilir. Psikolojik dayanıklılık, duyguları bastırmak değil; onları tanımak, kabul etmek ve düzenleyebilmektir. Duygularla sağlıklı bir ilişki kurabilen bireyler, zorlanmalar karşısında daha dengeli kalabilmektedir.
İnsan ilişkileri, uyum sağlama becerisinin en güçlü kaynaklarından biridir. Sosyal destek, yalnızca büyük kriz anlarında değil, gündelik yaşamda da bireyin psikolojik yükünü hafifletir. Anlaşıldığını, görüldüğünü ve kabul edildiğini hissetmek, bireyin içsel gücünü besler. Ancak modern yaşam biçimi, insanları giderek daha yalnız hâle getirmektedir. Kalabalıklar içinde yalnızlık hissi, dayanıklılığı sessizce zayıflatan önemli bir faktördür. Bu nedenle güçlü sosyal bağlar kurmak, psikolojik sağlamlığın temel bileşenlerinden biri olarak görülmelidir.
İçsel güç ilgili bir diğer yanlış inanış, her koşulda olumlu düşünmenin zorunlu olduğu fikridir. Pozitif düşünce elbette önemlidir; ancak gerçekçi olmayan iyimserlik, bireyin yaşadığı zorlukları inkâr etmesine neden olabilir. Sağlıklı olan, hem zor olanı görebilmek hem de umudu tamamen kaybetmemektir. Yani aynı anda iki duyguyu bir arada taşıyabilmektir: Acı ve umut. Dayanıklı bireyler, yaşadıkları olumsuzluklardan sonra kendilerine şu soruyu sorabilir: “Bu deneyim bana ne öğretti?” Bu soru, acıyı yüceltmek ya da romantize etmek anlamına gelmez; ancak bireyin kendini kurban rolüne hapsetmesini engeller. Dayanıklılık çoğu zaman büyük kahramanlık hikâyeleri şeklinde karşımıza çıkmaz. Çoğu zaman sessizdir, sıradandır ve fark edilmez. Sabah yataktan kalkabilmek, işe gidebilmek, bir sorumluluğu yerine getirebilmek, bir mesaj atabilmek bile bazı dönemlerde büyük bir dayanıklılık göstergesi olabilir. Toplum genellikle yalnızca büyük başarıları alkışlar. Oysa pek çok insanın mücadelesi görünmezdir ve yine de son derece değerlidir.
İnsan zihni olumsuz deneyimlere olumlu olanlardan daha fazla odaklanma eğilimindedir. Bu durum evrimsel olarak anlaşılır olsa da, bireyin kendi gücünü fark etmesini zorlaştırabilir. Dayanıklılığı artırmanın yollarından biri, bireyin geçmişte başa çıktığı zorlukları hatırlamasıdır. Daha önce de zor zamanlar yaşadığını ve bunları bir şekilde atlattığını fark etmek, içsel güven duygusunu güçlendirir. Dayanıklılık aynı zamanda esneklikle yakından ilişkilidir. Esnek bireyler, planları bozulduğunda tamamen dağılmak yerine alternatif yollar düşünebilir. Bu, vazgeçmek değil; gerektiğinde yön değiştirebilmektir. Hayatta kalıcı olanlar her zaman en güçlü olanlar değil, değişime uyum sağlayabilenlerdir. Anlam duygusu da psikolojik dayanıklılığın merkezinde yer alır. İnsan yaptığı şeyin bir anlamı olduğunu hissettiğinde, zorluklara daha fazla katlanabilir. Bu anlam büyük idealler olmak zorunda değildir. Bazen birine faydalı olmak, bazen değerlerine uygun yaşamak, bazen de küçük bir sorumluluğu yerine getirmek yeterlidir. Beden ve zihin birbirinden bağımsız değildir. Uykusuzluk, düzensiz beslenme, hareketsizlik ve kronik yorgunluk psikolojik dayanıklılığı doğrudan etkiler. Bu nedenle kendine bakmak bir lüks değil; ruh sağlığının temel bir gereğidir.

Uyum sağlama becerisi yani resilience, kusursuz olmak demek değildir. Hata yapmak, yanılmak ve zaman zaman yanlış kararlar almak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Dayanıklı bireyler, hatalarını kişiliklerinin kanıtı olarak değil, öğrenme fırsatı olarak görmeye daha yatkındır. Bazı insanlar yaşadıkları zorluklardan sonra daha empatik, daha derinlikli ve daha farkında bireyler hâline gelir. Bu durum travma sonrası büyüme olarak adlandırılır; ancak bu büyüme zaman, destek ve anlamlandırma süreci gerektirir. Sınırlarını tanıyabilmek de psikolojik gücün önemli bir parçasıdır. Her şeye yetmeye çalışmak uzun vadede tükenmişliğe yol açar. Gerektiğinde “hayır” diyebilmek, dayanıklılığın zayıflık değil, bilgelik içeren bir yönüdür.
Sonuç olarak psikolojik sağlamlık bir varış noktası değil, süreklilik içeren bir süreçtir. İnsan bazı dönemlerde güçlü, bazı dönemlerde kırılgan hissedebilir. Bu dalgalanmalar insan olmanın doğal bir parçasıdır. Önemli olan tamamen vazgeçmemek, hayatla bağı koparmamaktır.
Belki de dayanıklılığın en sade ve en insani tanımı şudur: İnsan kırıldığını kabul eder ama kendini bırakmaz; yorulduğunu kabul eder ama umudu tamamen kaybetmez. Her şeye rağmen, bir şekilde hayata tutunur. Ve belki de asıl güç tam olarak buradadır.
Doç. Dr. Yeşim SIRAKAYA

