EKMEK VE İNSANIN HİKAYESİ
Dünyanın en kadim kokusu nedir diye sorsalar, sanırım çoğumuz "fırından yeni çıkmış ekmek kokusu" deriz. O koku sadece açlığımızı değil, ruhumuzdaki bir aidiyet hissini de besler. Ancak ekmeğin hikâyesi sadece bir doyum meselesi değil; su, un ve ateşin iç içe geçtiği muazzam bir tekâmül yolculuğudur. Tıpkı insan gibi…
Bir Başakta Bin Bereket
İnsan da ekmek de aslında tek bir "tohum" ile başlar. Kur’an-ı Kerim, yapılan bir iyiliğin ve verilen bir sadakanın karşılığını anlatırken bizi o muazzam buğday başağına götürür:
"Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren, her başakta da yüz tane bulunan bir tek taneye benzer..." (Bakara, 261)
Bir tane toprağa düşer, ölür ve sonra yüzlerce tane olarak dirilir. Ekmek de öyledir; binlerce buğday tanesi un olup kimliğini kaybeder ki sofrada bir berekete dönüşsün. İnsanın iyiliği de böyledir; verdikçe eksilmez, bir başak gibi çoğalır.
Tek Çizgi: Tevhidin Mührü
Ekmeğin fırına verilmeden önceki o son dokunuşu, aslında bir inancın sessiz beyanıdır. Dikkat ettiniz mi? Bizim fırınlarımızdan çıkan ekmeklerin üzerinde genellikle tek bir çizgi vardır. Bu, "Elif" gibi dimdik duran tek çizgi; Tevhid inancının, yani Allah’ın birliğinin ekmekteki mührüdür. "Lâ ilâhe illallah" demenin fırıncı küreğindeki son hâlidir.
Batı kültüründe, özellikle eski Fransız geleneğinde (francala) ekmeklerin üzerine atılan üç çizgi ise Teslis inancını (Baba-Oğul-Kutsal Ruh) simgeler. Bizim ekmeğimizdeki o tek yarık; sadeliğin, birliğin ve sadece "O"na olan yönelişin nişanesidir.
Ateşle Gelen Kimlik
İnsan da dünyaya bir "hamur" olarak gelir. Özü topraktır, hamurunun suyu ise imtihandır. Başlangıçta sadece bir potansiyeldir; dağınıktır, hamdır. Tıpkı unun toz hâli gibi... Bir araya gelmesi, yoğrulması ve o "bekleme" sürecinden geçmesi gerekir. Biz bu sürece sabır diyoruz.
Ardından işin esas kısmı başlar: Ateş. Belki de Yunus Emre bu pişme hâlinden çok etkilenmişti; çünkü o da hamdı. Un ve suyun karışımı gibi, insan da hamdır. Zamanla olgunlaşır, pişer ve ekmek gibi bir kıvam alır. Yunus’un deyimiyle: "Hamdım, piştim, yandım."
Sofranıza gelen o sıcak ekmeğe bir de bu gözle bakın. Üzerindeki o tek çizgide Tevhidin mührünü, kokusunda toprağın bereketini, dokusunda ise ateşin sabrını göreceksiniz. Bizler de hayatın fırınında her gün biraz daha yoğruluyor, biraz daha pişiyoruz.
Mesele, ateş karşısında kül olmak değil; o tek çizgiyi bozmadan, başkalarının gönüllerinde merhem olacak bir kıvam alarak fırından çıkabilmekte.
Sevgiyle, muhabbetle.
Aydın Babacan

