Bir Ülkenin Rengi: Travma, Unutuş ve Beyazda Israr 3
Büyük toplumsal felaketler, yalnızca şehirleri değil; düşünce biçimlerini, duygusal refleksleri ve ortak geleceği de renklendirir. Hatay depremi, Alzheimer’la silinen hafızalar, çocukların ellerinden alınan hayatlar ve adaletle sınanan bir toplum… Tüm bu başlıklar, aslında tek bir soruda birleşiyor: Bir ülke ne renge bürünür?
Depremin Rengi: Beton Grisi ve Donuk Çelik Mavisi
Travmanın ilk anı, psikiyatride “donma tepkisi” olarak tanımlanır. Bessel van der Kolk’un travma çalışmalarında vurguladığı gibi zihin, kendini korumak için duyguları askıya alır. Hatay’da yaşanan yıkımın rengi tam da budur: kurşuni gri. Ne tam siyah ne beyaz… Hissiz, donuk ve ağır.
Acı derinleştikçe renk koyulaşır. Yas, Elisabeth Kübler-Ross’un tarif ettiği evrelerde olduğu gibi, öfke ve çaresizlikle birleştiğinde pas kırmızısı ve koyu mora dönüşür. Bu kırmızı canlı değil; pıhtılaşmış, ağır ve yakıcıdır.
Çocuklar içinse tablo daha sarsıcıdır. Normalde renkli olan çocuk zihni, travma anında dağılır. Psikolog Donald Winnicott’un güvenli alan vurgusunun yokluğunda, renkler birbirine karışır; geriye bulanık bir kahverengi kalır. Parçalanmış bir gökkuşağı…
Unutuşun Rengi: Sisli Beyaz ve Sepya.
Alzheimer ve demans, bir düşüncenin değil; bir hayatın yavaş yavaş silinmesidir. Oliver Sacks’ın nörolojik anlatılarında tarif ettiği gibi, zihin haritası sanki üzerine su dökülmüş bir tabloya döner.
Buradaki beyaz, berraklık değildir. Bu kireç beyazı, her şeyi örten ama hiçbir şeyi aydınlatmayan bir sis gibidir. Nöronlar arası bağlar koptukça, Gerald Edelman’ın sözünü ettiği o elektriksel canlılık söner; düşünce soluk sarıya, ardından karanlığa çekilir.
Zaman algısı bozulur. Geçmiş, sepya tonlarında eski bir fotoğraf gibi belirirken; şimdi, boşluk olarak yaşanır.
Çalınan Hayatlar: Solmuş Gül Kurusu ve Kurşun Siyahı
Çocuk gelinler, erken yaşta bastırılan hayatlar… Bu zorlanmış yetişkinliğin rengi gül kurusudur: açamadan solan bir çiçek. Travmanın kuşaklar arası aktarımı, Pierre Bourdieu’nün habitus kavramında olduğu gibi, görünmez ama kalıcıdır. Mutsuz büyüyen her çocuk, mutsuz bir geleceğin altyapısını taşır. Bu yüzden zincirin rengi kurşun siyahıdır.
Vahşetin Rengi: Zift Siyahı
Çocuklara ve hayvanlara yönelen şiddet, insanlık onurunun en karanlık noktasıdır. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını hatırlatan bu alan, ışığı yutmaktan başka bir şey yapmaz. Bu yüzden bu şiddetin rengi zift siyahıdır. Ne estetikle ne gerekçeyle açıklanabilir.
Bir Toplumun Yorgunluğu: Bordo ve Mat Gri
Gençlerin “gelecek yok” duygusu, evlenmekten ve çocuk büyütmekten vazgeçmesi, sosyolojik olarak mat gri bir belirsizliktir. Üzerine çöken bordo, tükenmişliktir. Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite tarifinde olduğu gibi, güvencesizlik toplumu yorar; renkleri soldurur.
İyileşmenin Haritası: Renkleri Dönüştürmek
Bu tabloyu tersine çevirmek, renkleri inkâr ederek değil; şifa renklerini bilinçle sürerek mümkündür.
Beton Grisinden Toprak Yeşiline: Dayanışma, güvenli yaşam alanları ve süreklilik.
Zift Siyahtan Keskin Beyaza: Ayrımsız, tavizsiz adalet. Michel Foucault’nun vurguladığı gibi hukuk, keyfilikten arındırıldığında aydınlatıcıdır.
Mat Griden Üretimin Sarısına: Emek, umut ve ekonomik güven.
Beyaz: Bir Kaçış Değil, Bir Direniş
Buradaki beyaz, saflık romantizmi değildir. Beyaz, ısrardır. Kötülüğü görmezden gelmeden, onun rengine boyanmamayı seçmektir.
Beyaz; bir çocuğun başını okşamak, bir yaşlının elini tutmak, bir hayvana su vermek ve adaleti her şeyin üstünde tutmaktır. Çünkü beyaz, tüm renklerin birleşimidir. Yani ancak birlikteyken mümkündür.
Yaralar derin olabilir; ama o yaraların içinden sızacak ışık hâlâ beyazdır.
Dr. Dilek BARAN

